Monday, 21 May 2012

i follow rivers

merhaba sevgilim, ne var ne yok? kürk satışları ne alemdeydi ben yokken? ruh eşini arayışların nasıl gidiyor? birini bulmuşsun, mutluymuşsun diye duydum. ne güzel. hatırlıyor musun ayrılırken bana "ben mutlu olur muyum bilmiyorum, ama sen olursun" demiştin. giderayak yine yalan söyledin bana. hani bi keresinde ben ağlama krizleri geçirirken eve, yanıma gelip bütün bir gününü beni dinleyerek geçirdikten sonra "bana tutunarak kalkabilirsin ayağa" demiştin ya. o da yalandı. tutundum sana ama kalkamadım sevgilim, cildin çok kaygandı. ama ben kimim ki yalanlardan bahsedeyim değil mi. yine de bu hikayenin sonunda en azından bir mutlu çıkmasına sevindim aramızdan (nasıl da yalan). mutlu olduğuna göre artık sarhoş olup göğsünde ağlamazsın sana aşık yalancı kadınların. gözyaşlarının yanık izleri kaldı göğsümde sevgilim. bilsen ben kaç adama seni anlattım. kızamazsın bunun için bana. ne de olsa, bu hikayenin mutsuzu ben değil miyim. uzak ülkelerin barlarında seni hiç tanımayan adamlara adının anlamını öğretmek en doğal hakkım. hem koordinatlar itibariyle zor da olmuyor açıklamak. adını aldığın nehrin şehrinde olmak beni boşboğaz yapıyor biraz sevgilim. o nehir sanki kolaylaştırıyor senden bahsetmeyi. bi bilsen. böyle böyle ben kaç adama senden dert yandım. siz bu nehri bilmezsiniz dedim, durgun görünür. ama yüzülmez sularında. dibi derin bir girdap. bat bat bitmiyor. bakın ben hala batıyorum dedim. umudu kesip içki ısmarlamayı bıraktı kimisi. kimi dertlenip söylediğim şarkıya eşlik etti. biri gözlerin niye böyle bakıyor dedi. nasıl bakıyor dedim. kaybetmiş gibi dedi. ben seni kaybettim. bu cümle aklımda yer etti. ciğerime oturdu. hatırlıyor musun hani bana aylar sonra onu gördüğün geceyi anlatmıştın. seni görmezden gelip yanından geçip gidecek olmuştu da hani, "bahar!" diye seslenmiştin arkasından. karşısına geçmiştin. "bu mu yani?" demiştin ona, "bu kadar mı? ben senin eski sevgilin, eski nişanlın, eski dostun, bi zamanlar tanıdığın bi adam, her neyindiysem, bu kadar mıydım? görmezden mi geleceksin beni? bir selam vermeden mi geçeceksin yanımdan?" demiştin. ben seni kaybettim. her sabah benden daha da uzakta uyandığın bir trene bindirdim seni. ellerimle uğurladım. hani geçenlerde geçip gittin ya yanımdan. öylece yürüyüp gittin. eski sevgilim. eski dostum. bi zamanlar tanıdığım adam. öylece gittin. oysa dursaydın. merhaba diyecektim. merhaba eski sevgilim, ne var ne yok diyecektim. sana kedimden bahsedecektim. yaşıtlarım çocuk yaparken benim kedi bakmamı anneannem "pathetic" buluyor (türkçesini bulamadığımdan öyle söyledim). ama ben çok seviyorum. öyle tatlı ki, bi görsen. kedi sever misin bilmiyorum ama, bunu seversin kesin. hem kedi olduğunu da sanmıyorum pek. yani, suya değebilmek için lavabolarda filan yatıyor. ben duş alırken banyonun kapısı kapalıysa girebilmek için kapının altındaki boşluktan neredeyse kolunun tamamını sokarak ağlıyor. kendini temizlerken o kadar kaptırıyor ki, her seferinde bulunduğu yükseklikten yuvarlanıp kötenk diye yere düşüyor. evin en yüksek yerlerine tırmanıp tırmanıp sonra da inemiyorum diye ağlıyor. biraz ben gibi yani. sahipsiz, hırçın, şapşal. ama sevilince hemen sırnaşıyor. "bu kadar yavşak olma oğlum" diyorum ona, "insan dediğin kendini tatmin edebildiği noktaya kadar sever. sonra sıkılır, gider. başka kediler vardır ne de olsa. daha asil kediler, tüyleri daha uzun, hiç sokak görmemiş, biberonlarla beslenmiş. cins kediler vardır. onlar senin gibi parasız sahiplendirilmeye çalışılmazlar, onlar pet shop'un en afilli rafında bedelini ödeyebilecek bir alıcı olacağından emin, kasılır dururlar. sen her yanaşana türlü şirinlik yaparken, onlar köşesinden kımıldamaz bile..."
"insanlar tuhaftır," diyorum ona. "senin gibi güzel, cesur, yaramaz, oyuncu bir kediyi alıp her işten eve dönüşte vantuzlu öpücüklerle sevip koklamak varken; gidip kendini sevdirmeyecek bir kediye bi dünya para sayarlar."
şimdi böyle anlatınca, o kadar da emin olamıyorum ki sever miydin onu. neyi sevip neyi sevmediğini pek anlatmazdın ki bana. bi kız sevmiştin, onu anlatmıştın. beni anlattın mı kimseye? onun gibi değil tabii, ama ne bileyim, merak ediyor insan. belki de hiç olmamışım gibi davranmışsındır. o barda sana hiç gülümsememişim gibi. hani ben bundan çok daha az kirlenmişken, bu kadar kan kaybetmemişken, belki henüz hala kurtarılabilirken. görüyorsun ya, hala aynı yerlerdeyim. biraz daha gerçeklerin farkındayım sadece. ama seviyorum bu anıları, buruk bir huzur veriyor. hatırlıyor musun aşiyan yokuşunu öğretmiştin bana. arabada sahlep içmiştik, blackberry aplikasyonlarını yüklemek için bi hesap açtırmıştın bana da hani gizli soruya "kimle sevişmek istiyorsun?" yazmıştık, cevaba da seni. ayıp, ateşli, tutkulu sevişmelerimizi özlüyorum; bunun da bir sakıncası olmasa gerek. sonuçta bi insanı özlemenin günahı, hakedilmişliği, ayıbı, koşulu, nedeni ya da sahipliği olmaz ki. özlemek, özlemektir. yokluğun en gerçek halidir. (eski) sevgilim, ben de bu kendini tekrar edip duran, amaçsız yazılarla özlüyorum bazen işte seni. karlar altında geride bıraktığımız ankara yollarını. sarhoş olup son ses dinlediğimiz arabesk şarkıları. gece yarısı how i met your mother izleyip canımız hamburger çekti diye söylediğimiz mcdonaldsı. seviştikten sonra yatağın üzerinde ettiğimiz dansları. aynamın önündeki diş fırçanı bile özlüyorum bazen. başka kimsenin diş fırçasına yer veremedim evimde o günden beridir. hani derler ya; istedim, ama yapamadım.

mutlu olursun demiştin, (eski) dostum. olamadım. video

Sunday, 20 May 2012

we're done here.


yeni birşeyler lazım. yeni başlangıçlar. yeni bir ülke. yeni bir şehir. yeni bir iş. yeni yüzler, yeni dostlar, yeni bir aşk.

bu şehirde sürem doldu. kendimi kısır bir döngüde takılıp kalmış gibi hissediyorum. sonu hep aynı yerde bitiyor. ama ben artık bu yeri istemiyorum. uyku hapları ve şişeler istemiyorum. beni seven insanların yakınımda olması neyi değiştirir? bana yardım edemiyorlar. burdan çıkamıyorum.

bişeyler değişmeli artık.

hem dilediğin zaman bırakıp gidemedikten sonra, kurduğun düzen ne işe yarıyor ki? içinde sıkışıp kaldıysan, emek emek kurduğun hayat neye yarıyor? içimde güzel bi insan var. güzel şeyler yaşamayı hak eden. bencil ve iki yüzlü adamlardan daha fazlasını hak eden. oysa bu şehirde güzel şeyler yok. bencillik ve ikiyüzlülükten daha fazlası yok burda. buraya geldiğim günden beri; anlık illüzyonlar dışında hiç mutlu olmadım. açıp şu bloga bir sene önce ne yazdığıma baksam, ya da bir sene boyunca hiçbirşey yazmayıp sonra gelip tekrar kendimi anlatsam değişen hiçbirşey olmayacak. ben hala yalnız ve mutsuz olacağım. hala aynı yazıları yazıyor olacağım. daha fazla sorumluluk ve stresten başka bir şekilde kendini hayatımda hissettirmeyen bir terfi daha almış olacağım belki. belki yeni bir adam daha hayallerimi kırmış olacak. eski sevgilimin evlendiği haberini alacağım. eski bir arkadaşımın doğum yaptığını duyacağım. belki en yakın arkadaşım nişanlanmış olacak. herkesin ilerlediği, değiştiği, güzelleştiği, çoğaldığı bir dünyada ben giderek azalıyorum sadece. senelerdir çabalıyorum. kendimi yırtıyorum. ama değişen hiçbirşey yok. kariyer dışında bir bok yapamıyorum ben. geceleri kariyere sarılıp uyunmuyor. bir mucizeye ihtiyacım var. beni şu kapıdan dışarı çıkmaya heveslendiren tek birşey yok. insan içine çıkmak bana yorucu geliyor. insanlardan bir beklentim yok. giderek daha da yabancılaşıyorum, umutlarımı yitirdikçe daha çok çekiliyorum kabuğuma. anlamıyor musun blok? hep herkesin en son bıraktığı yerdeyim ben. bişeyleri değiştirmem lazım artık. bunun için burdan gitmem gerekiyorsa, gideceğim. bi yerlerde, başka bir iş ve başka bir hayat vardır mutlaka beni bekleyen. kendimi kimseye affettirmem ya da kimseyi affetmem gerekmeyen, yeni, tertemiz bi başlangıç. insanların benimle ilgili önyargılara sahip olmadığı, daha önce bana yapıştırılmış tüm etiketlerden arınabileceğim bir yer. yeni, güzel, unutmak değil hatırlamak isteyeceğim anılar yaratabileceğim bir yer. aşık olduğum adamla günahsız, yalansız, oyunsuz mutlu olabileceğim bir yer.

time to take some action.

Friday, 18 May 2012

unattainable love


Bugün düşündüm de, bence evlenmeliyiz. Şahitler huzurunda aşkı meşrulaştırıp belediye onaylı sevişmeye başkaları gibi büyük anlamlar yükleyemiyor olmam, seninle evlenmek istememe engel değil. Sen yüklüyorsun çünkü, biliyorum. Sevgilim. Ben düşündüm de. Evliliğin senin için temsil ettiği şey her neyse, onu yaşamak istiyorum seninle. Çatı katındaki yüksek tavanlı eski rum evimden kedimi de alarak çıkıp seninle büyük, deniz gören, kocaman teraslı bir eve taşınmak istiyorum. Pazar sabahları sana kahvaltı hazırlamak, akşamları senle oyun oynamak, kahve yapıp film izlemek, evde senin kazağınla dolanmak filan istiyorum. Birlikte bilmediğimiz ülkelere gidip fotoğraflar çektirmek, içip içip en sevdiğimiz şarkılarda tepinmek, otele dönmeden önce denize girmek, sarhoş olup gün ışıyana kadar senle sevişmek istiyorum. Ve bütün bunları yaparken kocam olduğunu bilmek istiyorum. Senden “eşim” diye bahsetmek istiyorum. Düşünsene. Bu kelime herşeyi silerdi. “Eski sevgilim”i, “aldattığım adam”ı, “ağlattığın kadın”ı, yalanları, günahları silerdi. “Eşin” olsam, bu sıfat önceki tüm can acıtan kötü etiketleri döverdi. Belki de ilacımız evlenmektir. Hem seninle evlenmemek için bir sebep göremiyorum ben. Birbirimizin en çirkin, bencil, yalnız, nankör yüzünü gördük. Başkalarına göstermediğin çirkin yerlerini tanıyorum. Başkalarına göstermediğim zayıflıklarımı biliyorsun. Birbirimizi tanımak için zamana filan ihtiyacımız yok. Seni tüm şeytanlarınla ve meleklerinle seviyorum. Beni tüm sinir bozucu huylarımla seviyorsun. Şu an bir şekilde hayatımda olmandan ödümün koptuğu gerçeği, sana aşık olmama engel değil. Sade bir düğün yapalım, nişan istemiyorum. Çok uzatmayalım; abartılara, aile meclisi kurup tartışılacak detaylara, aylar sürecek uzun hazırlıklara gerek yok. Sade bir gelinlik, güzel bir müzik ve sadece en sevdiğimiz insanlar yeter. Bu durumda, önümüzdeki haftasonu bile evlenebiliriz aslında. Ama çok geç olur dersen, ben üzerimde kotumla da imzalayabilirim nereyi istersen. Düşünsene, istesek yarından itibaren karın olabilirim belki? Bilmiyorum ki, böyle çabucak evlenilmiyor mu, yıldırım nikahı denen bişey yok mu? Ondan yapalım biz. Sevgilim. Dilediğin zaman kapıma dayanabilirsin bu amaçla, biliyorsun. Şaşırıp “ne oluyor” demeden, “senin burda ne işin var, deli misin” diye çıkışmadan, yanımda kim olduğuna ya da yarın için ne planladığıma aldırmadan, bir gece önce kimle seviştiğini sormadan, hiçbir tribe girmeden, o an yapmakta olduğum her ne varsa bırakıp geleceğimden emin olabilirsin. Af dilemene veya açıklamalar yapmana gerek yok. Bensiz günlerini nasıl, kimlerle geçirdiğini anlatmana gerek yok. Hiçbirşey için hesap vermene gerek yok. Elini uzatman yeter. Elini çok özledim. Daha fazla zaman kaybetmek zorunda değiliz. Sevgilim. Düşünsene. Yarın ölebilirim. Ölüm ne demek bilmiyorsun. Aylar sonra birgün tesadüfen onun yazdığı bir alışveriş listesi bulup olduğun yere çökerek ciğerlerini yırtarcasına ağlamak ne demek bilmiyorsun. Bir daha sana alışveriş listeleri yazmayacak diye; odayı dağınık bıraktığın için vıdı vıdı etmeyecek, “çay yaptım, hadi balkonda çay içelim” demeyecek, en sevdiğiniz diziyi seninle izlemeyecek, “akşama ne yesek” diye sormayacak, bir daha hiçbir sabah asla seni uyandırmayacak diye her gece yorgun düşüp uyuyakalana kadar ağlamak ne demek bilmiyorsun. Ona seni anlatıyorum bazen; “mucizelere inanıyorum anne ben hala” diyorum. “Gelecek biliyorum. O benim mucizem. Bi akşam iş dönüşü evin önünde beni bekliyor olacak belki de, kimbilir. Beni bütün bu çirkinliklerden, çiğliklerden, yalanlardan, aşk sanıp yerine koymaya çalıştığım adamlardan kurtaracak” diyorum. Beni anneme yalancı çıkarma. Sevgilim. Evlenelim. Çünkü ben seninle akşamları televizyon karşısında çekirdek çitlemek istiyorum. Düşünsene. Bir günün sonunda seninle televizyon karşısında çekirdek çitlemek varsa, o günün tüm stresiyle kolayca başa çıkabilirim. İnsanlar birlikte çekirdek çitlemenin kıymetini bilmiyorlar. Oysa benim tek ihtiyacım, seninle çekirdek çitleyebilmek. Bunu yapamazsam nefes alamayacak gibiyim. Lütfen evlenelim ve çekirdek çitleyelim. Sevgilim. Yoksa ben kafayı yiyecek gibiyim.

Wednesday, 16 May 2012

my lips are still cold


I hated it. I hated it when you just watched and did nothing, just like now. But I guess you are just the watcher type, not the do-er. I was the do-er. I did a lot. A lot of horrible things, foolish things, pathetic things, sacrifices, sins, compensations, lies, smiles, anger, sweetness, sorrow, all the screenshots that your brain would come up with when you think of “us” – I did it all. Just by myself, as you watched. My opinion is that it was a crap performance. But I guess I still deserved an applause.

Maybe you drive some sort of sadistic pleasure from seeing me suffer. Which means, that she hasn’t been able to destroy your demons. The demons that I just loved and embraced unconditionally. Guess I needed someone who could love mine.

Still, I admire her. She seems to have succeeded in all the things that I failed over and over again. You have done well, in finding someone not like me – we have nothing in common, except for you. And I don’t think that would count, ‘cause technically, I don’t have you. So congratulations for that. And if you must know; I admit: not having you makes my knees hurt. They so fucking hurt. That, is why I can’t stand. I can’t stand watching you love her. I can’t stand watching you, your eyes, your lips, your hair, the whole combination that is you - it just breaks my heart. I can’t stand watching. You know I have to do something. But even I am so sick and tired of this tragic stand-up show, ironically performed by someone who cannot stand. Still, you know the goddamn cliche - as long as I have audience, the show must go on. Don’t you get it, my dear audience, my killer, my love? My life in itself is turning into an oxymoron. And I really don’t have a clue why you would still watch. Is there something you would like to say? Maybe you want to swear, or laugh, or express your sympathy? Maybe you want to emphasize the obvious – that you won, and I lost? Maybe you want to slap me in the face, then pick me up and press your lips upon mine, keep them there ‘till you leave me breathless so you can literally dump me in the trash this time? Maybe you want to make love, or simply fuck? Point is, please don’t just fucking watch. Do something. Anything. Whatever you need. Humor me. Give me a goddamn closure. Let’s end. Let’s burn. I don’t care. I know you miss the fire. Come and burn with me, love.

You know you want to.

Tuesday, 24 April 2012

nemesis


sevgilim. her ibadet bir fedakarlıktır. benim allahım kitabım aşk. bu uğurda yaptığım tüm saçmalıklar kutsaldır. sıfıraltı plakalı o şehri terkettiğimden beri kalp atışlarım sıfırın altındayken; seni karşıma çıkaran allah, aşk değil de nedir? dini imanı aşk olan bir kadınla, güzel beyaz bacak aralarına aşık bir adamı aynı hikayede bir araya getirecek kadar vicdansızdır bu şehir. kimi tespih çeker bu şehirde, kimi ot çeker. ama sonuçta ikisi de sabredebilmek için çeker. görüyorsun ya, o kadar da farklı değil insanlar birbirinden. belki benim allahım da o kadar farklı değildir seninkinden. nesir görünümlü şiirler yazan raporlu bir deliyim ben. ama hayat bu ya sevgilim, herkese bir deli musallat etmiş. senin kısmetin de beni kendine aşık etmekmiş. biliyorum, beni okusan, gülersin. ama sen öyle bir adamsın ki; o günahlarımı karşında bir bir sıralayıp beni en çok sevmeyeceğini düşündüğüm anda gözlerimin taa içine bakıp "seni seviyorum" dersin.

ben meşru bir aşk yaşamadım anlıyor musun. kabul görmüş bir hayal kurmadım. itiraz almamış düşlerin peşine düşmedim. kınanmaktan da yenilmekten de yılmadım. ağzımın payını çok veren oldu, ama ben hiç almadım. hayattan çalınmış küçük zaferlerimi büyük yenilgilerimle ödedim hep. ama bi kez olsun harcım borcumu karşılıyor mu diye hesaplamadım. bu halimi çok postmodern bulanlar var. sen onlara bakma. illa ecnebi terimleri kullanacaksak, postmodernden ziyade post mortem bir kadınım ben aslında.

beni, ağzımdan nefesimi içine çekerek öpüşlerini özlüyorum. başka kadınları öyle öpme istiyorum. bu hayata senle uyanmak için gelmiş gibiyim. tüm bu savaşları, içime aktığın an yaşadığımız akıl almaz heyecan için vermiş gibiyim. saatler süren konuşmalarımızın baş döndüren girdabında yitip gidebilirim. vazgeçemediğin taze tenler, teninden tenime cüzzam gibi bulaşıyor sanki. bana ölümü bulaştırmak uğruna girdiğin yataklar, tenimden tenine verdiğim ateşi çekiyor. sen o yatakları sıcak tutarken, ben uykumda sıçrıyorum ve üşüyorum ve seni bir daha sevmeyeceğime yeminler ederek, küfür nöbetleri içinde yorganıma sarılıyorum. ama sen sonra bir gün yine karşıma çıkıyorsun ve o en beklemediğim zamanda bana "anlamıyor musun hala? ben seni seviyorum, aptal. seviyorum ben seni" deyip kadehini kaldırıyorsun.

nefesimi kesmek ne ki. bitkilerden fotosentezi kesiyorsun. bu kısa süreli karbondioksit zehirlenmeleri yüzünden kalkamıyorum masadan. bir el daha dönüyorum.

bu kez sen yenme yener. bi kez olsun yha, bi kez olsun, bana bir el ver.

Tuesday, 17 April 2012

let's get married.


yalanım yok dünyada en çok sana hiddetlendim
çünkü sevdim
çok sevdim buna inandırdım imamı
allah ve şahitler huzurunda sevgilim
belediye ikimizi topluma inandırdı
çoğu zaman bir öpücük kâfi mutabakattır
öyleyse attığımız imzaya ne gerek vardı
aşkımız hukuki bir gerekçeyle vurulmuştur
o imza devleti üstümüze bulaştırdı

ben seninle müşterek bir dert içindeyim
bizi yakan ateşe odun toplar gibiyiz
ben sana emir üzre esasen rezerveyim
seni türkçe düşünerek seviyorum sevgilim
anlıyorum ve derdimi anlatacak miktarda
seseni kekeleyebibiliyorumm
öyle çok kuş vurduk ki öyle çok havada
vurulacak kuşu dalından tanıyoruz
bak bu senden yaptığım uçurtmayla sevgilim
göğe kurşun sıkmayı artık yasaklıyorum
iç içe iki bozkır susuzluktan kudurmuş
bir seyyar pilavcı, bir zabıta ve köpek
çok şiddetli şeyler oluyor aramızda
seni bazen parçalara ayırmak istiyorum
sevgilim seninle pilav yemek istiyorum
kuş yerine bir zabıta vurabiliriz
bu tüm pilavcıları çok sevindirir
zabıta düşer yere köpek koşup getirir
çünkü bir zabıtayı öldürmek
seninle pilav yemek için hukuki bir gerekçedir!

yalanım yok dünyada en çok sana hiddetlendim
çünkü sevdim
çok sevdim buna inandırdım imamı
imamı inandırdım seni de inandırırım
bana empati yapma al götür bütün mal senin
beni anlaman ilişkiyi rasyonelleştirir
bir anlamı ortasından bölmek sevgilim
eve geç döneceğinin aleni bir resmidir
kör olsam ne yazar, parmak uçlarımla
sana dokunmam seni alfabeleştirir
bize bir muallâk bul gizem beslemeliyiz
kafesin kilidini bu gece indir
bırak kaçsın rahatımız hayvan gibidir
çok yıprandık daha da yıpranacağız
çünkü süratli bu mesafesizlik
fecaatle yorucu bir mesaidir
yorulmamız bu açıdan bizi meşrulaştırır
bu elimizdeki sermayedir üstelik
konformizm insanı gayrimeşrulaştırır
bu beni yanlış yerde aradığını gösterir
bana kuduz bir toplum çok yerimden yeltenmiştir
çocuk yaşta vazgeçtim insana aşılanmaktan
ben seni ısırırsam bil ki af dileyeceğim
sen benim dişlerime çok aldırma ne olur
ben onları bu yaşlara gelmek için sivrilttim

anlaşamıyoruz gibi duruyor ya o ceket
tam o sıra geçiyorum bütün üşümelerimden
tam o sıra bilesin bütün gücümle
titreyerek geçmiyorum, geçmiyorumdur senden
ben çok ceket yaktım ısınmak için
manyağın tekiyim manyağın tekisin manyağın teki!
manyak mıyız neyiz bildiğin mücevher elimizdeki!?
haritasız bir definecinin gömüyü bulmasından daha zorlu bir iştir
iki insanın birbirini diğer bütün haritalardan silebilmesi

şimdi unuttuğumuz bir rüyadan uyandık
şimdi düşman belliyoruz bu yüzden uykuları
şimdi bütün görüntüler acayip karıncalı
şimdi karım olarak sonsuza dek kalmalısın
beni zor bellemen senin kolay olmandan değildir
aslında ben çekilecek bir adam da değilimdir
yol üstünde aksamak güzergâhın şerrinden değildir
soyunmuş bir kral artık kral değildir
rüyayla düpedüz dalaşıyor gerçeklik
biz dünyayı rüyamızla donatalım sevgilim
gerçek dediğin devlet kadar puşt bir yalancıdır
seni benden ayıran her şey yalancıdır
görünen görenin körlüğüyle müttefik
kral çıplak değil,
kral pornografik!

Alper Gencer

Sunday, 1 April 2012

surmenage a trois


çamurlu bir kotla bütün bir hafta sonu gezmiştin benimle ve ağva'ya gittiğimizde hamakta sallamıştın beni. kızılkayalarda gecenin bir yarısı öperken dudağımı kanattın diye ağladığım zaman kaşarlı dürümle avutmuştun. kokumu ne kadar çok sevdiğini söylerken, olacak sanmıştım. bu kez farklı olacak sanmıştım.

çok yakın arkadaşlarından biriyle aldatıyorum seni. bilsen ne yaparsın, hiç bilmiyorum.

az önce ayrıldın yanımdan. tenimde hala seni koklayabiliyorum. tüm umursamazlığına, bencilliğine, haketmeyişine rağmen ayrılamıyorum senden. bitirmeye çabaladım. olmadı.

yapamayacağımı biliyorduk.

seviyorum seni. işin tuhafı, onu da seviyorum. ama başka türlü. ikiniz çok başkasınız birbirinizden.

bunları okusan, bi siktir git dersin bana, biliyorum. bana mutlu gülüşler verirdin. artık sadece buruk gülümsemeler veriyorsun. ama ben onlardan bile vazgeçemiyorum.

bazen, kimi kimle aldattığımı bilemiyorum. ne yapıyorum, onu da bilmiyorum. ama mutsuzum. pencereme yağmur vuruyor yine. kedim camın önünde uyuyor. fonda bassment çalıyor. birkaç saate ege gelecek. senin farkında bile olmadan hırpaladığın kalbimi öpüp saracak yine.

seviyorum onu. benimle şarkı söyleyişini, kendi saçlarını kesişini, beni iş çıkışı metroda bekleyişini, gamzelerini...

ne zaman bir adamı tüm gücümle sevmeye kalksam, kendimi hep bu en yanlış yerde buluyorum. çok yorgunum.

uyumak istiyorum. uyumak ve herşeyi unutmak.