"insanlar tuhaftır," diyorum ona. "senin gibi güzel, cesur, yaramaz, oyuncu bir kediyi alıp her işten eve dönüşte vantuzlu öpücüklerle sevip koklamak varken; gidip kendini sevdirmeyecek bir kediye bi dünya para sayarlar."
şimdi böyle anlatınca, o kadar da emin olamıyorum ki sever miydin onu. neyi sevip neyi sevmediğini pek anlatmazdın ki bana. bi kız sevmiştin, onu anlatmıştın. beni anlattın mı kimseye? onun gibi değil tabii, ama ne bileyim, merak ediyor insan. belki de hiç olmamışım gibi davranmışsındır. o barda sana hiç gülümsememişim gibi. hani ben bundan çok daha az kirlenmişken, bu kadar kan kaybetmemişken, belki henüz hala kurtarılabilirken. görüyorsun ya, hala aynı yerlerdeyim. biraz daha gerçeklerin farkındayım sadece. ama seviyorum bu anıları, buruk bir huzur veriyor. hatırlıyor musun aşiyan yokuşunu öğretmiştin bana. arabada sahlep içmiştik, blackberry aplikasyonlarını yüklemek için bi hesap açtırmıştın bana da hani gizli soruya "kimle sevişmek istiyorsun?" yazmıştık, cevaba da seni. ayıp, ateşli, tutkulu sevişmelerimizi özlüyorum; bunun da bir sakıncası olmasa gerek. sonuçta bi insanı özlemenin günahı, hakedilmişliği, ayıbı, koşulu, nedeni ya da sahipliği olmaz ki. özlemek, özlemektir. yokluğun en gerçek halidir. (eski) sevgilim, ben de bu kendini tekrar edip duran, amaçsız yazılarla özlüyorum bazen işte seni. karlar altında geride bıraktığımız ankara yollarını. sarhoş olup son ses dinlediğimiz arabesk şarkıları. gece yarısı how i met your mother izleyip canımız hamburger çekti diye söylediğimiz mcdonaldsı. seviştikten sonra yatağın üzerinde ettiğimiz dansları. aynamın önündeki diş fırçanı bile özlüyorum bazen. başka kimsenin diş fırçasına yer veremedim evimde o günden beridir. hani derler ya; istedim, ama yapamadım.
mutlu olursun demiştin, (eski) dostum. olamadım.






